Sezona veda ederken…

Son postumdan beri tüm faaliyetlerim, Istanbul Tiyatro Festivali’de seyrettiğim 3 oyundan ibaret. Ha bir de Londra’da Les Miserables Müzikali. Ne yazık ki gitmek istediğim birçok oyun bir sonraki sezona kaldı. Ben de düşündüm, taşındım sezon sonunda aklımda yer eden sezon oyunlarını listeledim. Bu arada festivalde izlediğim oyunlar Hamlet, Macbeth ve Kafka’nın Maymunu. Gelecek sezon hem yurtiçi hem de yurtdışı daha fazla oyun seyretmeyi umuyorum. İşte bana göre sezonun en iyi oyunları…

“Hamlet”
Schaubühne Berlin / Thomas Ostermeier

“Rosenbergler Ölmemeli”
İŞT / Orhan Alkaya

“Önce Bir Boşluk Oldu Kalp Gidince ama Şimdi İyi”
Talimhane Tiyatrosu / Mehmet Ergen

“Ölümüne”
Kenter Tiyatrosu / Mehmet Birkiye

“Bernarda Alba’nın Evi”
Tiyatro Oyunbaz

“Güzel Şeyler Bizim Tarafta”
Krek / Berkun Oya

Bir başka Ian Rickson yapımında görüşmek üzere…Esen kalın

Herkes birbirini aldatıyor.

 Karılar kocalarını, kocalar eşleriyle metreslerini, metresler ve eşler birlik olup kocaları/sevgilileri…

 Yazının girişine bakmayın, ahlak kumkumalığına kalkışmak niyetinde değilim.

 Hikayenin ne güzel anlatıldığı beni ilgilendiriyor, yollarımızın 2 yıl aradan sonra yollarımızın tekrar kesiştiği (bkz Tanrı’nın kıyak geçtiği insanlar) Kristin Scott Thomas’un 3 farklı yaşı ne büyük bir ustalıkla canlandırdığı, Stefano Pilati of YSL tarafından tasarlanan güzelim elbiseleri, sondan başa anlatılan ve bu yüzden Harold Pinter ustaya tekrar tekrar şapka çıkarmayı. Ve tabi, başka bir Ian Rickson yapımını.

Betrayal…

 “Yeni dalga” metinlerinin peşinde koşulduğu şu günlerde, eski sayılabilecek (1978) bir metne tekrar bakmak, dans-performans-spor gösterisi tadındaki arayışlara dalıp, sadece kendi küçük topluluklarına kendini beğendirmeye çalışanlar için iyi bir alternatif olabilir.

 Hah? Ne dedim ben?

Tagged , , ,

Maria Callas hakkinda hersey…Ya da hicbirsey.

20120418-175226.jpg
 
Maria Callas sever misiniz?
 
Callas ile tanismam ne zamana rastlar bilemiyorum, o iri gozlerini, sesinden once kesfetmis olmaliyim. Atina’nin Taksim’inde adini verdigi cafenin tabelasindan bana bakan gozleri.
Ve siyah beyaz. Gozkapaklarinda kuyrugu upuzun eye-liner…
 
Anna Maria Sophia Cecilia Kalos. Asil adi bu. Birkac kez tekrarliyor adini, boyle uzun uzun soylenince daha bir heybetli oluyor. Buna ihtiyaci var, bu bir muhur sanki. Zamani gelince vuruluyor, imzalaniyor, baska bir sayfaya baslaniyor.
 
Zor bir hayat, savas yillari, yoksulluk, caresizlik…Olmayanlarin arasinda olmayi unutmamis tek sey disiplin. Ondan mi bu kadar sert bir mizaca sahip olmus? Herseye soyleyecek bir lafi var, asla dinlemiyor,asla begenmiyor, zorluyor, yildiriyor,kusturuyor…El pence divan durana kukruyor ama ona aldiris etmeyene, tek kelime dahi edemiyor. Callas bizi hem kizdiriyor, hem de canimizi acitiyor.
 
Callas’i canlandiran Tyne Daly’nin sadece oyunculugunu izliyoruz ancak digerleri sesleriyle produksuyonu senlendiriyor. Ara ara mirildansa da, altindan kalkamayacagi birsey icin kendini zorlamamis, iyi de yapmis. Neticede opera izlemek degil dert. Zaten dekor falan da yok, saten siyahi Steinway&Sons piyanoyu saymazsak. 1 saat 20 dakika suren oyunda, Callas’in eski ihtisamli gunlerini andigi ya da sirlarini paylastigi anlar biraz yorucu olsa da, huzunlu hikaye herkesi sariyor. Tyne Daly’i ayakta alkislamadan cikamiyoruz.
 
 Aslinda alkisladigimiz Callas’tan baskasi degil…
 
 Anna Maria Sophia Cecilia Callas…

Tagged , ,

10 Adımda Unutmak Anti-Prometheus

 Herkes bir anti-kahraman. Sisteme karşı çıkarak kendini feda etmiş Prometheus gibi kahramanların aksine kendilerini gönüllü olarak, itiraz etmeden sistemin mahkumu yapan, tüm küçük umutlarını bu sistemin içinde arayan insan(cık)ların trajedileri. İçindekileri cümlelere dökmesi için bir ışık yakımlık zamanları bulunan, sistemin her türlü dayatmasına itiraz bile edemeyen, kendisine verildiği kadarını almaya razı ve bunu alabilmek için ‘kendini’ ve inandıklarını feda eden çağdaş insan. Ne kadar bildik, ne kadar tanıdık, ne kadar ‘biz’…

Oyunun temel malzemesi bir sandalyedir. İlk bölümde üst üste konmuş halde sırtlarda -herşeye rağmen-taşınan bir ‘yük’, ikinci bölümde ise önce yükten kurtulmuş olmanın rahatlığı hissedilirken sonra keşke bir tane olsa diyerek arzulanan şey haline gelir sandalye. Son bölümde ise o artık tüm çabaların bir ‘ödülü’ olarak elde edilmiştir. O bir mülk veya bir statüdür. Sahip olunan o statünün ‘bağlayıcılığı’, nasıl tekrar bir ‘yük’ haline dönüştüğü ise şaşırtmaz. Oyuncular önce ışık sonra ses komutları ile yapılması gerekenleri ve kuralları zorlu bir şekilde öğrenirler. Bu öğrenme koşulsuzdur; neden sorusunu içermez, içeremez. Bir yandan ışığın gösterdiği rotada hareket etmek zorundalarken, diğer yandan gittikçe artan ses komutlarıyla zor bedensel hareketleri yapmakla yükümlüdürler. Son bölümde sanadalye ile birlikte yapmak zorunda oldukları bu hareketlerin aslında ikinci bölümde onlara öğretilmiş olduğunu kavrarız. Sistem mükemmel çalışmaktadır; önceki yaşananlar daha sonraki zorlu koşullara hazırlık içindir. Ve sahip olunan duruma gittikçe daha fazla şükretmeyi öğretmektedir; sonrasında umut ettiğini alamasa bile insan, herşeyin bir anlamı ve amacı vardır aslında, di mi?

Oyuncuların 1 saat boyunca gösterdikleri performans gerçekten ayakta alkışlanacak cinsten. Sadece onlar değil ışık ve komut masasındakilerin üstün çabası ve performansları da görülmeye değer.

Şahika Tekand 25 yıldır bu ülkede farklı ve güzel şeyler yapmanın peşinde, iyi ki de böyle. İki aylık provalar sonucu oyun koymak yerine 1 sene boyunca zorlu bir sürecin ardından kendisinin ‘performatif sahneleme’ olarak tanımladığı oyunlarını sahneye koyan Tekand, bize o 1 saatte o kadar şeyi bir arada söylemeyi ve bunu o kadar farklı yapabilmeyi başarıyor ki.

Oyunda emeği geçen, aklını ve kalbini koyan herkesin tek tek yüreğine sağlık.

Özlem Bahar Öç

Tagged ,

Martı/Seagull

Chekhov’suz kalamadik yine…Tüm blog sadece Shakespeare ve Chekhov olacak, korkmaya başladım.Bu sefer daha da geriye gidiyorum, 2008 yılına. NY Walter Kerr Tiyatrosu’da Kristin Scott Thomas’ın Arkadina karakteri ile Laurance Olivier ödülü kazandığı “Martı” oyununa.Oyunu kaç kez okuduğumu artık hatırlamıyorum. İşin ilginci her seferinde başka birşey keşfediyorum, unutuyorum,hatırlıyorum, bazen 3 Kızkardeş ve Vişne Bahçesi’ndeki karakterlerle karıştırıyorum.

Saçma ama sanki Maşa, Irina, Arkadina, Nina, Nataşa, Anya, Olga hepsi bir köyde oturuyorlarmış (muhtemelen Yalta civarındadır o köy) ve başlarından geçenleri bir o, bir diğeri anlatıyormuş, hikayeden hikayeye geçiyormuşuz. Rüya gibi, tuhaf yani.

Benim kafamda oyun karakterleri seyrettiğim oyuncuyla bütünleşir, sonra kafamda o imge ile yapışıp kalır.Mesela, Şehir Tiyatrolarında İrina rolünü kim oynadıysa artık ondan başka İrina yoktur. Bazen tehlikeli olabiliyor tabi.Neyse ki Arkadina’yı KST ile eşleştirdim ve öyle de kaldı. Arkadina’nın hırsını, umursamazlığını, narsizmini çok iyi verdiğini düşünüyorum.Bende kalan duygusu, oyunu okuduğum zamanla hissettiklerimle aynı. Sonrasında da başka bir Martı’ya gitmedim, Oyunbaz’ın çok çok beğenilen versiyonuna bile.

Bu oyunlara dair sevgili Yıldız hocamızla ilgili şöyle bir rivayet vardır, nerede, ne zaman duydum hatırlamıyorum. Hoca zaman zaman oturur, bu karakterlerin akıbetlerini merak edermiş; yani “Canım Maşa, şimdi ne yapıyordur acaba” gibi. Çok hoş gelmişti ilk duyduğumda. Zaman zaman aynı şeyleri yaşıyorum ben de. En çok Nina’yı merak ediyorum. İyi bir oyuncu olmuş mudur, yoksa köhne bir otel köşesinde çürüyüp gitmiş midir?

Zavallı, yalnız Nina…

Tagged

Merchant of Venice

Hayat bazen bize güzel kıyaklar çekiyor. Sadece dileyip, gerisini evrene mi bırakmalı? Biraz da tırmalamak gerekiyor sanki bazen? Neyse, bu başka bir bloggerin sahası, ben hiç girmeyeyim. Al Pacino evimizde ayrı bir arşive sahip bir aktör. Ancak bu aktörü sahnede izlemek, bambaşka bir deneyim elbette. Venedik Taciri’nin şimdi çok da iyi hatırlayamadığım iki versiyonunu film olarak izledim. Nedense bu eserlerin film versiyonları çok da eğlenceli gelmiyor bana. Sahnede büyük oyunculuklarla zevk alıyor insan. Bu büyük eserlerin çevirisi, yayınlanması, bulunması vs başka bir yazının konusu.

Her neyse, 2010 yılında izledim oyunu. Oyunculukları falan değil, başka detaylar paylaşmak istiyorum ben. Dekoru mesela. Girişte, devasa bir kafes. Borsayı temsil ediyor. Kafes öylesine güzel tasarlanmış ki, oyunun devamında yine kolayca sahneye geliyor, ayrılan ve birleşen yapısıyla, zorlayıcı olmayan pratik ve fonksiyonel bölmeler yaratılıyor. Oyuncular çekip çeviriyor kafesi. Pacino bile el atıyor arada. Sonra bir göl beliriveriyor. Üzerine düşürülen ışıkla o kadar romantik, o kadar gerçek ki, neredeyse ben gidip içine atlayacağım. Üstad giriyor içine, sırıksıklam oluyor ama enerjisi muazzam. Aslında küçücük bir adam yahu. Bir sürü oyuncu girip çıkıyor sahneye ama o kocaman, kendinden emin, herşey kontrolü altında. Oyunu izlemeye gelenlerin yaş ortalaması yüksek, sosyal durumları belli. Burası NYC, bu bilet paralarını herkes veremiyor tabi, 3-5 TL’ya satılan biletlerle, köhne sahnelerde, ömür çürütmüyor insanlar. Ancak sadece bir dizide sevilen bir karakterse popüler olmuyor. “Celebrity” etkisini yadsımıyorum, karşılaştırma falan da yapmıyorum, tersine işleyen çevrimin yıldırıcı ve ezici olduğunu söylüyorum yalnızca.

Geçenlerde artık televizyon fenomeni haline gelen bir aktör şöyle diyordu:

“Büyük oynamayı özledim”.

Ben de seni tiyatroda izlemeyi özledim dedim içimden…

Tagged ,

Sevgili Doktor Chekhov

Daha birkaç gün önce, arkadaşlarımızla, bu sezon, Devlet ve Şehir Tiyatroları’nda özel tiyatrolara göre daha kaliteli yapımlar olduğunu tartıştık. Bu, biraz iddialı ve fazla araştırılmadan yapılmış bir yorum olabilir. Ancak, Haluk Bilginer’in halihazırda sahnelenen bazı oyunların, müsamere niteliğinde olduğunu söylediği röportajı da hatırlamadan edemedim. Geçen hafta, bu ay sahnelenen oyunlara baktığımda seçim yapmakta zorlandım, biraz da canım sıkıldı. Sonunda Şehir Tiyatroları’nda oynanan 4 oyuna bilet aldım. Senenin en soğuk haftasının Perşembe gecesinde neredeyse ¾’ü dolu olan bir salonda, üstelik Beyoğlu ya da Taksim civarında olmayan bir salonda, Taner Barlas’ın yönettiği, Neil Simon’un Çehov öyküleri ve tek perdelik oyunlarını birleştirerek yazdığı “Sevgili Doktor”u seyrettik. Bir anda sahnenin kenarından dekoru düzeltmek için çıkan bir çift eli, 4 tekerlek üzerine tünemiş ağacı, sahne akarken, birdenbire köşedeki masayı alıp götüren dekor görevlilerini, “Allah size 5 milyon TL nasip etsin” tarzındaki bitiş cümlesini saymazsak, temiz, abartısız, güzel bir oyun bence. Ama öyküleri birbirine bağlamaya çalışmak, biraz tuhaf olmuş galiba.Kubilay Penbeklioğlu’nun performansını beğendim, doğal ve komikti ki komedi benim kötü damarim, bayık işlere hiç tahammülüm yok. Meriç Benlioğlu’ndan gözlerimi alamadim çünkü çok güzel bir aktrist, sesi de öyle. Sıkılmadım, oyalanmadım; eğlendim. Buz gibi bir Şubat gecesinde yakışıklı doktor Anton Çehov’un dehasını bir kez daha andım. Tabi bu aşkı içimde daha parlatan Huraman Nevruzova hocamı da. Şimdi sırada Köpekli Kadın ya da Köpeğiyle gezen Kadın’ı (doğrusunu söylemeyince Huraman Hocam çok kızıyor) okumak var. Konu Çehov olunca yazı uzamaya başlıyor. Her neyse detay isteyen ekteki linke de bir tıklasın.

 http://mimesis-dergi.org/2011/11/oylesine-bir-cehov-sevgili-doktor/

Tagged ,

Bulanık/Wastwater

“İyi kazanıyor musun” diye sordu. “Hayır” dedim. “Istersen daha iyi kazanabilirsin, sana yardım ederim” dedi. “O nasıl olacak” dedim. “Bence çok çekici bir kadınsın” dedi. Dur bakalım dedim bu lafın altından ne çıkacak. “Oyunculuk yapmayı düşünür müsün” diye sordu. “Hayır” dedim. “Seni bir filmde oynatmak istiyorum, ne dersin” dedi. Kendi kendime daha önce hiç kamera karşısına geçmedim, heyecanlı olur dedim. “Nasıl bir film” diye sordum. Uzun uzun baktı, yüzünde arsız bir gülümsemeyle “porno” dedi…

Simon Stephens’den yeni bir oyun. Anlaması zor. Anlayınca dayanması zor. Bir Eylül gecesinde sabaha karşı 04:00’deki provalarından çıktığımda aklım, kalbim darmadağın döndüm eve. Sonra oyunun yönetmeni Engin Hepileri söyledi: Seyircilerinden biri dayanamamış, çıkmış oyunun ortasında. Çıkarmış midesinden ne var ne yoksa.

Bir Ingiliz ailenin Portekiz’de kaybolan kızlarını hatırlar mısınız? Günlerce haberi yapılmıştı basında. Ne yazık ki o kız hiç bulunamadı.

Denen o ki, Simon Stephens bu hikayeden sonra yazmış oyunu. Bunu bilen için son bölüm daha da bir mahvediyor insanı. Hikayeler arasındaki görünür-görünmez bağlantı, milyonlarca soru sorduruyor sonrasında.

Engin Hepileri yönetiyor; Deniz Türkali, Erkan Avcı, Defne Halman, Erkan Pekbay, Yeşim Koçak, Cengiz Bozkurt oynuyor. Bulanık sularda kulaç atmaya cesaretiniz varsa, gidin…

Gidin ve yüzleşin…

Tagged ,

The Childrens Hour

Keira Knightley deyince Atonement filmi aklıma geliyor hemen. Elizabeth Moss ile olan ilgim Mad Men kültürüm kadar. Ikisini buluşturan “The Childrens Hour”, yaldızlı Hollywood dünyasında kimse boşuna biryere gelmemiş dedirtti bana. Keira’nın oyunculuğuna bayıldım; doğal, rahat, yumuşak ve net. Elizabeth’e göre bir tık daha iyi oyuncuymuş gibi geldi bana. Anavatanında olduğu için mi, incecik bedeninden çıkan enerjisinden büyülendiğim için mi bilmiyorum. Aslında eski bir oyun “The Childrens Hour”. 1934’de ilk kez sahneye konmuş. Filmi de var. Ancak konusu çok da eski değil. Yalan, iftira, gurur, çaresizlik, öfke, aşk, arkadaşlık…Aradan neredeyse bir yıl geçti izleyeli ancak dekoru ve kostümleri bile hala dün gibi aklımda. Yönetmen Ian Rickson , Ellen Burstyn gibi bir ustayı da izleme şansım oldu böylece. Ne diyelim, bir yerlerde birgün tekrar sahneye konur mu bilmem ama benim zamanıma ve parama değen bir prodüksüyondu. Darısı diğerlerinin başına…

Tagged ,

Sıradan bir yüz…ya da Zorla Güzellik

“Gözlerini sevmiyorum. Hiç sevmedim. Kötü kötü bakıyorsun, habire gözlerini kıstığın içn gözlerinin etrafı kırışmaya başladı…

Burnun. Burnunun neresinden başlasam? Aynı anneninki gibi. Annene laf etmek istemem ama, siktir et. Burun deliklerini görünce midem bulanıyor. Ama sevşirken ne zaman kafamı kaldırsam, karşımda o iğrenç burun deliklerini görmek zorunda kalıyorum çünkü yatakta yaratıcılığın “y”sinden nasibini almadığın için iş hep bana düşüyor. Ibne olabilirsin gibime geliyor, belki de bunu ciddi ciddi düşünsen iyi olur çünkü bende bir sorun yokama senin bu işi benimle beceremediğin apaçık. Ben sevişmekten zevk alıyorum, düşünsene seninle sevişirken bile zevk alıyorum.

Dişlerin idare eder ama o dudakların korkunç. Ağzın çok büyük, dudakların seksi denemeyecek kadar kalın, o yüzden seninle öpüşmekten nefret ediyorum…Dilin kazık gibi, bir de sanki matah bir haltmış gibi ağzımın içinde hızlı hızlı oynatıp duruyorsun…İğrenç bir şey.”

“Sıradan” Steph, sevgilisi Greg’in sıradan şekilde söylediği bir cümle…Zora giren ilişkiler…”Güzellik” kavramına Neil LaBute’un yorumu. Yeni Komedi. 

 Zorla Güzellik.  

Engin Hepileri, Defne Halman, Aslıhan Gündüz, Gökçer Genç. 2.sezon.

Tagged ,